Aktiflik Nereden Açılır?
Herkesin kendi hayatını sürdürebilmek için devletin düzenlediği bir çerçeveye ve toplumsal ilişkilere bağlı olduğunu kabul ederiz. Ancak bu çerçeve ne kadar adil ve katılımcı? İnsanlar, devlete ne kadar güvenebilir ve toplumsal düzenin içerisinde kendilerini nasıl konumlandırabilirler? Demokrasi ve yurttaşlık üzerine düşündüğümüzde, bu soruların önemi daha da artar. Peki, aktiflik nasıl başlar? Meşruiyetin, iktidarın, kurumların, ideolojilerin ve toplumsal katılımın bu kavramlar arasındaki ilişkileri nasıl şekillenir?
Aktiflik, yalnızca politik bir katılım biçimi değildir. Bu, aynı zamanda toplumsal eşitlik, haklar ve sorumluluklar konusunda sürekli bir mücadele ve farkındalıktır. Demokrasiyle ilişkilendirilen aktiflik, halkın kendi iradesini siyasal kararlar üzerinde etkili kılma biçimlerinden biri olsa da, bu iradenin nasıl ve hangi yollarla şekillendiği de oldukça önemlidir. Bu yazı, aktiflik ve katılımın siyasal ve toplumsal bağlamda nasıl açıldığını ve güç ilişkilerinin bu süreçte nasıl işlediğini tartışmaya açacaktır.
İktidar ve Meşruiyet: Gücün Temeli
Bir toplumda güç ilişkileri nasıl işler? Siyasal teorilerin en temel sorularından birisi bu olmuştur. İktidar, yalnızca hükümetlerin veya devletin elinde mi olur? Yoksa iktidar, çok daha geniş bir toplum yapısının tüm katmanlarında farklı biçimlerde mi dağılır?
Hannah Arendt, iktidar ve meşruiyet arasındaki ilişkiyi inceleyerek, iktidarın halkla olan bağını vurgulamıştır. Ona göre, iktidar, yalnızca merkezi otoriteler aracılığıyla sağlanmaz, aslında toplumun kendi kendini organize etme kapasitesiyle de doğrudan ilişkilidir. Demokratik bir toplumda iktidar, halkın onayı ve katılımıyla meşrulaşır. İktidarın meşruiyeti, belirli bir grup ya da birey tarafından değil, toplumun geniş kesimleri tarafından kabul edilen bir toplumsal sözleşmeyle şekillenir. Ancak bu sözleşme, her zaman adil ve eşit mi işliyor?
Son yıllarda pek çok ülkede yaşanan popülist hareketler, iktidarın meşruiyetinin sadece seçimle değil, aynı zamanda halkın ruh haliyle de bağlantılı olduğuna dair önemli dersler sunuyor. Örneğin, 2016’daki Brexit referandumu, küresel çapta ekonomik ve sosyal eşitsizliklerin iktidarın meşruiyetine nasıl etki edebileceğini göstermiştir. Bu durum, halkın yalnızca sandığa gitmekle değil, tüm sosyal, kültürel ve ekonomik bağlamda bir aktivizm içinde olması gerektiğini ortaya koyuyor.
Katılım: Demokrasi ve Yurttaşlık
Aktiflik, demokratik süreçlerin temel taşlarından biridir. Ancak bu katılımın ne anlama geldiğini anlamak için, yurttaşlık ve demokrasi kavramlarının nasıl şekillendiğine bakmak gerekir.
Yurttaşlık, sadece bir bireyin devletin vatandaşı olması değil, aynı zamanda toplumun sorumluluklarını üstlenmesi ve hakları için mücadele etmesidir. Katılım, bireylerin devletle etkileşimde bulunmalarının ötesinde, toplumsal düzene dair aktif bir rol üstlenmeleridir. Yalnızca seçmen olmak, aktif yurttaşlık için yeterli midir? Yoksa sosyal hareketlere katılmak, protestolar düzenlemek, hatta gündelik yaşamda toplumsal farkındalık yaratmak gibi eylemler de katılımın bir parçası mıdır?
Demokratik süreçlerde aktif katılım, çoğu zaman seçimlerde oy kullanmanın ötesine geçer. Bu, aynı zamanda toplumsal değişimin motoru olan sosyal hareketleri anlamayı ve bu hareketlerin güç ilişkilerini nasıl dönüştürdüğünü keşfetmeyi gerektirir. Örneğin, #MeToo hareketi veya iklim değişikliği için yapılan küresel protestolar, toplumların devlete ve kurumsal güçlere karşı nasıl bir karşı duruş geliştirdiğini ve aynı zamanda toplumsal katılımı nasıl genişlettiğini göstermektedir.
İdeolojiler ve Kurumlar: Güç İlişkileri ve Katılım
İdeolojiler, bir toplumun temel inanç ve değerler sistemlerini oluşturur. Bu inançlar, toplumun siyasal yapısını ve toplumdaki bireylerin birbirleriyle olan ilişkilerini şekillendirir. Ancak ideolojiler aynı zamanda iktidar ilişkilerinin bir aracı da olabilir. Devletin ve hükümetlerin kullandığı ideolojiler, halkın katılımını nasıl yönlendirdiğini belirler. Bu ideolojiler, halkın aktifliğini artırabilir mi, yoksa baskı altına alabilir mi?
Özellikle totaliter ve otoriter rejimlerde, ideolojiler, yurttaşların katılımını sınırlayan ve belirli bir ideolojiye dayalı tek bir doğruluğu dayatan bir araç haline gelir. Ancak demokratik toplumlarda ideolojiler, genellikle çeşitli ideolojik akımların çatıştığı ve halkın kendi görüşlerini ifade etme hakkını bulabildiği alanlar yaratır. Bu çeşitlilik, toplumsal katılımı zenginleştirir, ancak aynı zamanda toplumsal düzenin sürekli bir gerilim içinde olmasına neden olabilir.
Günümüzde, özellikle neoliberalizm gibi egemen ideolojiler altında, devletin sosyal hizmetlerden çekilmesi, toplumsal eşitsizliği artırmakta ve yurttaşların devlete karşı güvenini zedelemektedir. Bu durum, toplumsal katılımın ne kadar önemli olduğunu bir kez daha ortaya koymaktadır. Ancak iktidarın merkezi otoriteleri, katılımı sınırlayarak, halkın toplumsal düzene olan katkısını daraltabilir.
Demokrasi ve Katılım: Teoriler ve Uygulamalar
Demokratik bir toplumda katılım, toplumsal düzenin sağlanmasında ve güç ilişkilerinin denetlenmesinde kritik bir rol oynar. Ancak her demokrasinin, toplumsal eşitliği ve adaleti sağlayacak kadar etkin bir katılım mekanizması yoktur. Demokrasinin evrensel bir formülü yoktur; her toplumun kendi dinamiklerine göre şekillenir. Bununla birlikte, bazı siyasal teoriler, demokrasinin işleyişi ve katılım mekanizmalarının nasıl olması gerektiği konusunda rehberlik eder.
Örneğin, John Dewey gibi pragmatist düşünürler, demokrasinin sürekli bir deneyim ve müzakere süreci olduğunu savunmuşlardır. Demokrasi, sadece belirli bir anın oyu ile sınırlı kalmamalı, vatandaşların toplumsal yaşamın her alanında aktif bir rol almasını gerektiren bir süreçtir.
Sonuç: Katılımı Nasıl Sağlarız?
Peki, aktiflik nereden açılır? Toplumlar, katılımı teşvik etmek ve demokratik meşruiyetin sağlam temeller üzerine kurulmasını sağlamak için ne tür mekanizmalar geliştirebilirler? Her birey, toplumsal düzene katkıda bulunma konusunda sorumluluk taşır, ancak bu sorumlulukları yerine getirme yolları bireysel, kültürel ve toplumsal farklılıklar gösterir.
Bugün, dünya genelinde toplumsal hareketlerin ve halkın katılımının arttığı bir dönemdeyiz. Herkesin bir şekilde toplumsal olaylara katkıda bulunabileceği, düşüncelerini ifade edebileceği ve demokratik süreçlerde yer alabileceği bir çağdayız. Ancak bu katılımı tam anlamıyla sağlamak, her bireyin kendini değerli ve eşit hissetmesiyle mümkündür. Katılım, ancak herkesin sesinin duyulabileceği bir platformda mümkün olabilir.
Düşünmeye değer bir soru: Toplumsal katılımın önündeki engelleri aşmak için bizler ne tür adımlar atabiliriz?